Şehrin silüeti, mimari dokusu, evimin kokusu..

"Bu ülke yeniden kurulma aşamasında Ankara'da Bahçelievler diye bir proje ile Cumhuriyet Devriminin ilk döneminde muhteşem bir ise imza atmıştı ancak ilerleyen yıllarda ne oldu ise apartman hayati diye alternatifsiz bir yaşam kalitesine mahkum edildik. Bugün ise geriye dönüş çok zor gibi görünüyor..."

Şehrin silüeti, mimari dokusu, evimin kokusu..

“Bu ülke yeniden kurulma aşamasında Ankara’da Bahçelievler diye bir proje ile Cumhuriyet Devriminin ilk döneminde muhteşem bir ise imza atmıştı ancak ilerleyen yıllarda ne oldu ise apartman hayati diye alternatifsiz bir yaşam kalitesine mahkum edildik. Bugün ise geriye dönüş çok zor gibi görünüyor…”

03 Haziran 2017
Murat Sarıkaya / Almanya

Silüet kısmı tamam ama mimari doku kavramı bizim ülkemizde bir iki istisna hariç havada kalan terimlerdir.

Londra, Paris, Prag, Viyana, Berlin, Lizbon, Amsterdam vs vs… örnekler uzar gider. Tüm bu sehirleri ve daha fazlasını gezip görebildim. Herbirinin dünya üzerinde bilinen bir silüeti var. Kimi zaman posta pulu kimi zaman kartpostal olmuş. Nerde görseniz hemen tanıyacağınız simgeler. Bu tip alamet-i farikalar bizde de var. İzmir’in Saat Kulesi, İstanbul’un Tarihi Yarımadası, Kız Kulesi, Boğaz Köprüleri. Ankara’da bir Anıtkabir, Atakule gibi. Bize imgeleri ile nereye ait olduklarının mesajını, yakınlarında iken nerede olduğunuzu hissettiren yapılar diyelim.

Lakin şehrin dokusu deyince kavram burada farklı bir anlam kazanıyor. Kabaca sehir dokusunu, şehrin kendine münhasır mimarisi ve yıllardır değişmeden usanmadan etrafını bezediği kültür harcı diyebiliriz. Viyana tüm bu şehirler içerisinde en sevdiğim örneklerdendir mesela. Hem kendine özgü imgeleri hem de nerdeyse 200-250 senedir ayakta duran, neredeyse genişletilmesine bile gereksinim duyulmamış caddeleri, sokakları ile bir film platosu gibi karşımıza dikilmesi etkilemiştir beni hep. Üstelik İstanbul’un Beyoğlu semti gibi yıkılsalar da yerlerine avm ve ya modern is merkezleri yapalım beklentisinde olmayan Viyanalılarin titiz koruması altındalarken. Viyana’nın bir turist gözü ile görülesi, toplu taşıma araçlarına binerek saatlerce sehir turu yaptıracak kadar pek cok semtine yayılmış bu sanatsal yapıları, gerçekten muhteşem. Binalar birbirleri ile o kadar uyumlu ki daha yeni semtlere yapılan yumuşak geçişler gözünüze batmıyor. Bizde ise 50 yasına gelmis bir bina çoktan Real estate’lik olmustur. Aslında 2.Dünya savası yaşanmamış olsa bir çok Avrupa Kenti asgari 150 yıllık binalara sahip olacaktı. Bugün ise bu şehirlerin savasta yıkılan kesimleri yeniden yapılanmış. 70’lerin vertikal bloklarından oluşan ucuz Sovyet Modelini saymaz isek yapılan yeni konutların eski şehrin otantik dokusuna uygun planlandığını söyleyebiliriz.

Bizim apartman diye bilip gündelik hayatta nedense hep “ev” dediğimiz dairelerimiz, ecnebi milletin ilk fırsatta yabancıları yerleştirdigi problemli binalarıdır aslında. Bu blokların zamanla gettolaşmış olması da ayrı bir sosyal vakadır. Dairede yasamak elbette bir seçenek ya da genelde ekonomik bir zorunluluk.

Gözlerinizi kapatıp bir an İstanbul’u düşünün. Güzel bir ev tarif edin dediklerinde Ataşehir, Bahçeşehir tarzı daireleri sayıyorsanız rantı belki yüksek ama mimari anlamda şehrin kaybı denilebilecek bir seçim yapmış oldunuz.

Bu ülke yeniden kurulma aşamasında Ankara’da Bahçelievler diye bir proje ile Cumhuriyet Devriminin ilk döneminde muhteşem bir ise imza atmıştı ancak ilerleyen yıllarda ne oldu ise apartman hayati diye alternatifsiz bir yaşam kalitesine mahkum edildik. Bugün ise geriye dönüş çok zor gibi görünüyor.

Şehirlerimiz hala göç sorunu ve göçün peşinden sürüklediği diğer sıkıntıları ile can çekişiyor. Binaların cephesi, oluşturulacak sehir dokusuna uygunluk, hatta sokaklara asılacak reklam panolarının türünü, sehir mimarisinin iso 9000 standartları gibi Avrupalının günlük bürokrasisini yasamamız icin daha çok yolumuz var.

İsin özeti ne güzel sanatlara, ne mimariye, ne estetiğe, tasarıma gereken önemi vermiyoruz. Doktor, mühendis, ekonomist yetiştiriyoruz ama mimar ile Insaat mühendisinin arasındaki farkı hayatımıza yansıtamiyoruz. Yasam alanlarımıza kendimize has bir damga vuramiyoruz. Hep bir taklit hep bir özenti yarım isler düzeni. Ülkeyi 50 senedir Yeşilçam’dan aşina olduğumuz Laz Müteahhit tipi şekillendirdi. Mimarına ise hep elde t-cetveli çizim yapan tekniker gibi davranıldı. Bugün tek fark o “Laz müteahhitler” çok daha zengin oldu ve devletin TOKİ islerini aldı.

Umarım hem bireysel hem de şehircilik anlamında sanat ve tekniği bir arada yorumlayan başarılı Türk Mimarların devri artık başlar. Başarılı olanları da bireysel ödülleri ile değil şehirlere bırakacakları izler ile hatırlarız.

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir